Meydanlarda Sertlik, Mahkeme Salonunda Sessizlik: Siyasetçinin Gerçek Sınavı
Siyaset, yalnızca konuşmak değil; savunduğun değerlerin arkasında durabilmektir.
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın mahkeme salonunda yaptığı savunmanın son bölümünde kullandığı sözler, siyaset ve ilke tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Özcan, tahliye talebini dile getirirken şöyle konuştu:
“Serbest kalmak istiyorum. Oğluma kız istemek istiyorum. Suya sabuna dokunmadan evde kedi gibi oturacağım.”
Ardından sözlerini şu ifadelerle sürdürdü:
“İsterse Öcalan’ı çıkarsınlar, isterlerse mültecileri doldursunlar umurumda değil. Evimde kedi gibi hiçbir şeye karışmadan oturacağım.”
Bir siyasetçinin özgürlüğünü istemesi, ailesine kavuşmayı arzulaması elbette anlaşılır. Ancak yıllardır sert milliyetçi söylemlerle, mültecilere yönelik çıkışlarla ve Kürt siyasetine ilişkin tartışmalı açıklamalarla gündeme gelen bir ismin, mahkeme salonunda artık hiçbir şeye karışmadan yaşamak istediğini söylemesi, geçmişteki siyasi diliyle birlikte değerlendirilmelidir.
Mesele, bir insanın evinde huzur içinde yaşamak istemesi değil. Mesele, başkalarının özgürlüğü söz konusu olduğunda hangi ilkelerin savunulduğudur.
Düne kadar meydanlarda yüksek sesle konuşan, toplumun farklı kesimlerini hedef alan söylemlerle siyaset yapanların, kendi özgürlükleri söz konusu olduğunda nasıl bir tutum alacağı önemli bir siyasi sorudur.
Peki, aynı hassasiyet yıllardır cezaevinde bulunan Kürt siyasetçiler için de gösteriliyor mu?
Selahattin Demirtaş, uzun yıllardır cezaevinde. Babası Tahir Demirtaş’ın vefatı gibi ağır bir acıyı yaşadığı dönemde dahi tutukluluğu nedeniyle babasının taziyesine katılamadı. Bir insanın ailesiyle vedalaşma ve yasını yaşama hakkının bile cezaevi koşullarında nasıl sınırlanabildiğini gösteren bu acı olay, hafızalardaki yerini koruyor.
Demirtaş, mahkeme salonlarındaki savunmalarında yalnızca kendi hukuki durumunu değil, siyasi mücadelesini, Kürt halkının taleplerini ve yaşamını yitiren gençlerin hikâyelerini de gündeme taşıdı. Onun siyasi duruşunu önemseyenler açısından bu savunmalar, kişisel özgürlük talebinin ötesinde, yıllardır dile getirilen toplumsal taleplerin ve adalet arayışının bir parçası.
İşte siyaset tam da burada anlam kazanıyor.
Siyasetçi olmak, yalnızca kendisi zor durumda kaldığında özgürlüğü hatırlamak değildir. Başkasının hakkı ihlal edildiğinde de aynı kararlılıkla konuşabilmektir. Kendi ailesinin acısını önemserken başka ailelerin acılarına da kulak verebilmektir.
Kürt gençlerinin yaşamını yitirdiği olayları, ailelerin adalet taleplerini ve siyasi tutukluların durumunu gündeme getirmek; bunların unutulmaması için mücadele etmek, siyasetin toplumsal sorumluluğudur.
Elbette herkes özgürlüğünü istemekte haklıdır. Ancak özgürlüğün değeri, yalnızca kendimiz için talep edildiğinde değil, başkaları için de savunulduğunda ortaya çıkar.
Selahattin Demirtaş ve yıllardır cezaevinde bulunan diğer siyasetçilerin durumu, Türkiye’de hukuk, demokratik siyaset ve eşit yurttaşlık tartışmasının önemli başlıkları arasında yer alıyor. Kalıcı bir demokratik çözüm için siyasi görüşü ne olursa olsun herkesin adil yargılanma hakkı ve temel özgürlükleri güvence altına alınmalıdır.
Çünkü siyaset, yalnızca kürsüde cesur görünmek değil; zor zamanlarda da ilkelerinden vazgeçmemektir.
Bir insanın siyasi duruşu, başkalarına yönelttiği sözlerle değil, herkes için adalet talep edip etmediğiyle ölçülür.
Özgürlük yalnızca kendimiz için değil, herkes için…
Adalet yalnızca bize dokunduğunda değil, haksızlığa uğrayan herkes için…
Siyaset dediğimiz şey, tam da budur.